Devrimci Genclik
  Komünizm nedir?
 

http://www.mugalli.com/devrimci-resimleri-f66/devrymcy-resymlery-t1560.htm     Komünizm nedir?


“1 Marx’tan hareketle geliştirilmiş, sınıf savaşını savunan ve ortak mülkiyetin olduğu, her bireyin kendi yeteneklerine ve ihtiyaçlarına göre çalışarak ücretlendirildiği bir toplumu hedefleyen politik teori. 2 (genellikle Komünizm –‘K’ büyük harfle) SSCB veya başka yerlerde kurulmuş bir komünist toplum biçimi.”
Eğer yukarıdaki tanım doğru olsaydı bu makale oldukça kısa olurdu. Ancak Concise Oxford yine yanılıyor. Gerçekte sosyalizm ve komünizm terimleri, 1820’lerde İngiltere’de politikalarının “Owenizm” kavramıyla anılmasından rahatsız olmaya başlayan kooperatif hareketinin üyeleri tarafından benimsenen terimler olarak ortaya çıkarlar. Başlangıçta bu iki terim arasında aslen bir fark yoktu. Ancak 1840’larda komünizm terimi devrimciler tarafından kendilerini, sosyalizm terimini farklı reformist kuramların karışık bir toplamını kapsayacak şekilde uyarlamış olan J.S.Mill gibi reformistlerden ayırmak için kullanılmaya başlandı.
1870lere gelindiğinde bu terimler aynı amaç için farklı araçları benimseyen iki ayrı kuram olmaktan çıkıp, farklı amaçları hedefler hale geldi. Oxford İngilizce Sözlüğü kaynaklarında şu nota yer veriyor:
“Forster Günlüğü 11 Mayıs, T. W. Reid’ın Yaşamı (1888)… Komünizm ve sosyalizm arasındaki derin farkın sosyalizmin ücretlendirilmenin harcanan emeğe göre olması gerektiğini söylerken, komünizmin buna inanmaması olduğunu öğrendim.”
Bu makalenin konusu komünizmin, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaygınlaşan sosyalizme karşıt olan bu anlamıdır. Elbette bir isme illa sahip çıkmak o kadar da önemli değil, zira birçok kişi komünizmin Marx ve SSCB ile ilgili bir şey olarak biliyor. Kurmayı hedeflediğimiz kapitalizm sonrası toplumun adı bizce bir ayrıntıdan ibarettir, önemli olan fikirlerin içeriğidir. Ancak bu makalenin amaçları gereğince bir isim seçmek durumunda olduğumuzdan, tarihi bir isim olan komünizmde karar kıldık.

Köken

Toplum, ayrıcalıklı olanlarla sömürülenler şeklinde bölünmüş olduğundan beri direniş vardır ve bu direniş, özgürlüklerine giden yolun arayışı içinde olan ezilenlerin dilinde sesini ve ifadesini bulmuştur. Ancak, komünizm, kapitalist toplumun ortaya çıkışının ve bunun getirdiği yeni ezme koşullarının ve özgürlük olasılıklarının bir sonucudur. Kapitalizmin gelişimi, kapitalizm öncesinin tarım temelli toplumunda iktidardan dışlanan yeni bir sınıfın iktidar mücadelesine dayanıyordu ve mücadeleyi ifade etmek ve yönetmek için kullandıkları araç da politik ekonomiydi. Komünizm bunun sonrasında, yeni bir sınıfın, proletarya veya işçi sınıfının, kendi sesini aradığı, rakibinin yani burjuvazinin sesine göğüs germeye kalkıştığı ve burjuvaziyle mücadeleye tutuşmaya başladığı dönemde ortaya çıkmıştır.

Politik Ekonomi

Poiltik ekonomi, 17. yüzyılın sonlarında Adam Smith’in eseriyle başlar. Smith’in “Ulusların Zenginliği” adlı eseri, politik hareketlerin kendi sınıfsal özlem ve isteklerini teoloji üzerinden ifade ettikleri 17.yüzyıldaki İç Savaş’ın dini söylemini geride bırakma amaçlı bir projeydi. Smith bu amaçla, dinin öldürücü ve öngörülemeyen çelişkilerini “gerçekler”e başvurarak engellemeyi hedefleyen seküler, akılcı ve “bilimsel” bir söylem yaratmaya çalışan Aydınlanma’nın mantığını izledi. Buradaki amaç, iktidarın eylemlerinin veya politikalarının yönünü, genel refahı arttıracak şekilde belirlemekti. Bu noktadaki zorluk, refah veya “değer” için güvenilir bir ölçü bulmaktı. Enflasyonun tarihi göz önüne alınacak olursa, para doğrudan bir ölçü olarak pek tutarlı değildi. Smith en sonunda, üretilen mallar için harcanan emeği temel alan bir değer teorisinde karar kıldı.
Smith’i takip eden James Mill ve David Ricardo gibi politik ekonomistler tarafından daha da geliştirilecek olan “emek-değer teorisi”nin temeli buydu. Bu teori, belli miktarda tahılı belli miktarda işlenmiş demir veya giysi ile takas edilebilir kılan değeri, her bir ürünün üretimi sırasında emek harcanması gereken ortalama süre ile belirleyen teoridir. Smith’in politik ekonomisinin sorduğu esas soru, gelir dağılımındaki değişikliklerin ulusun genel refahının artışına nasıl bir etki yaptığıydı. Buradaki ana argüman, vergilendirme yoluyla zenginliği imalat ve ticaretle uğraşan kesimlerden toprak sahiplerine dağıtan devlet politikalarının büyümeyi geciktirdiğidir. Çünkü toprak sahipleri Smith’e göre fazladan gelirlerini, zenginlik yaratan endüstrilere yatırım yapmak yerine kişisel harcamaları için har vurup harman savurmaktaydılar.
Politik ekonomi, ortaya çıktığından beri son derece belirli bir amaca hizmet etmekteydi: Gelişen ve güçlenmeye başlayan imalatçı burjuva sınıfının çıkarlarını, iktidar gücünü tekellerine almış toprak sahibi soylulara ve aristokrasiye karşı savunmak. Politik ekonomi aynı zamanda, Thomas Malthus gibi politik ekonomistlerin argümanları aracılığıyla, ekonomik çöküş ve yüksek işsizlik dönemlerinde fakirlerin ve işsizlerin bakımı için imalatçı patronların ödemek zorunda oldukları vergilere karşı çıkıyordu. Bu konu, 1815’te Napoleon’un savaşlarının bitişini izleyen büyük ekonomik çöküşte ve 1824’te sendikaların yasallaşma önerisi etrafındaki mücadelede özellikle öne çıktı.

William Thompson

Politik ekonomiye eleştirel şekilde yaklaşarak onu işçi sınıfının ve fakir köylülerin durumunun iyileştirilmesini savunacak şekilde dönüştürmeye çalışan ilk isimlerden biri, West Cork’lu Anglo-sakson bir toprak sahibi ailenin oğlu Willam Thompson’dı. 1775’te Cork’ta doğan genç Thompson, Aydınlanma’nın, cumhuriyetçiliğin ve Fransız Devrimi’nin coşkulu savunucularından biriydi. Daha sonra kooperatif hareketin içinde Robert Owen’a radikal bir biçimde muhalif olan önde gelen isimlerinden biri oldu.
1820’lerde, yerel bir “seçkin” konuşmacının “aşağı sınıfların” mutlak sefaletinin sözde zorunluluğu ve faydasını savunmasına öfkelenen Thompson’ın politik ekonomi hakkındaki araştırmaları, 1824’te “Zenginliğin İnsan Mutluluğunu Sağlayacak Dağılım Prensipleri Hakkında Bir Araştırma” adlı eseri ile meyvesini vermiş oldu. Bu uzun başlığın da gösterdiği üzere, kendisinin de dikkati, aynı politik ekonomistler gibi, zenginliğin dağılımı üzerinde yoğunlaşmıştı, ancak kıstası genel geçer “ulusun zenginliği” soyutlamasından ziyade faydacı “en çok kişi için en iyi” yaklaşımı idi.
Bentham’ın üç prensibini – güvenlik hakkı, ‘emekçinin kendi ürünü üzerindeki hakkı’, geçinme hakkı- hedef aldı. Geçinme hakkı, üretilen malların dağıtımını ihtiyaca göre belirleyen prensipti ve Bentham’a göre, üreticilerin kendi emeğinin ürününü talep etme hakkının önceliğini tanıyan ‘emekçinin kendi ürünü üzerindeki hakkı’ ilkesinin altında yer alıyordu. Bentham bu ikisinin üzerine güvenlik hakkını yerleştirdi. Güvenlik hakkı bireyin var olan mülkiyetinin toplum tarafından gelişigüzel el konulmasına karşı çıkıyor ve ekonomik aktivitelere yönelik tüm teşvik edici etkilerin, bir kazanç elde etme olasılığının ortadan kalkmasıyla anlamsızlaşmasına engel olunmasını işaret ediyordu.
Thomphson’ın ilk saldırı noktası, Bentham ve diğer faydacıların, güvenlik hakkı kisvesi altında, mülkiyetin bu şekilde dağıtımının nasıl ortaya çıktığıyla hiç ilgilenmeksizin var olan mülkiyet statükosunu savunduklarını açığa çıkarmak oldu. Thompson’un West Cork’unda, Anglo-İrlandalı Protestanların elinde bulunan toprak tekelinin, tasarruf, zorlu bir çalışma veya tutumluluk sonucu ortaya çıkmadığını, fakat askeri zor tarafından yaratıldığını görmek güç değildi. Thompson ayrıca, mülksüzler ve mülkiyeti tekelleştirenler arasındaki değişimin (emek gücü ile ücret arasındaki takasın), mülksüzler emeklerine karşılık haksız bir ücretlendirmeyi kabul etmek, aksi takdirde açlıktan ölmeyi göze almak zorunda oldukça, herhangi bir şekilde serbest veya eşit olarak görülemeyeceğini açığa çıkardı. Thompson, incelemesine, işverenlerin ücretli işçileri sömürmeleri sürecinin ve ürünün aslan payına –ki bu daha sonra Marx tarafından artı değer olarak adlandırılmıştır- el koymalarının analizi ile devam etti.
Thompson buradan hareketle, toprak ve üretim araçlarına eşit erişim hakkının herkese garanti edilmiş olduğu, ancak dağıtımın emekçinin kendi ürünü üzerindeki hakkının geçinme hakkına önceliği tarafından yönetildiği bir “serbest değişim” sistemi ileri sürdü. Anarşist tarihçi Max Nettlau’nun belirttiği üzere: “Thompson’ın kitabı, düşüncelerindeki evrimi açıkça ortaya koyuyor. Emeğin tüm ürünleri üzerindeki hakkını ve ürünlerin dağıtımının düzenlenmesini talep ederek başlayıp, komünizme -yani sınırsız dağıtıma- varıyor.”
Yani, emeğin kendi ürünleri üzerindeki hakkını temel alan bir sistem önererek bunu, statükoyu devre dışı bırakırken kullandığı faydacı kıstası kullanarak, eşit dağıtımın olduğu bir sistemle karşılaştırmalı olarak inceledi ve şaşkınlıkla “serbest değişim” sisteminin sınırsız eşit dağıtım sistemine göre daha az önemli olduğu sonucuna ulaştı. Kuramsal “serbest değişim” sistemini inceleyerek bunun rekabetçi doğasının farkına vardı. Nitekim “rekabetçi” terimini kapitalist değişimi tanımlar şekilde ilk kullanan da aslında kendisiydi. Thompson’ın rekabetçi sisteme atfettiği kötülüklerden biri şuydu: sistem herkesi aslında denk olduğu kişileri rakibi veya amaçlarını gerçekleştirmek için kullanacağı araçları olarak görür hale getirmekteydi. Fakat Thompson’un rekabetçi sistemin olumsuzluklarına dair sadece bu etik ya da ahlaki noktayı vurgulamıyor, bu sistemin verimlilik bakımından da olumsuzluklarına işaret ediyordu: rekabet insanları yenilikleri ve keşiflerini saklamaya teşvik ediyor ve piyasa istihbaratının da gizli tutulması ile verimsizlik ve israfa sebep oluyordu.
Thompson, “Zenginliğin Dağılımı”nın yayımlandığı yılda, vaktinin çoğunda Londra’da sendikaların haklarını J. S. Mill gibi burjuva politik ekonomistlerine karşı savunmaya yönelik tartışmalara katıldı ve yeni kurulmuş London Mechanics Institute’ta Thomas Hodgskin’le birlikte işçilere yönelik eğitim çalışmaları yaptı.

Thompson – Hodgskin Tartışması

Thomas Hodgskin, Chatham Kent’te donanma tersanesinde bir dükkan sahibinin oğluydu ve Napoleon savaşları sırasında Britanya donanmasına hizmet etmişti. Savaş sonrası üst rütbeliler ile giriştiği kavgalar yüzünden donanmadan kovulunca radikal bir gazeteci olarak otoritenin ve üst sınıfların şiddetli bir eleştiricisi haline geldi. Üst sınıfın toprak ve üretim araçları üzerindeki tekelinin, emeğini bazı zorunluluklar sonucunda bunlara satmak durumunda kalanların sömürülmesine fırsat verdiği konusunda Thompson’la aynı görüşü paylaşıyordu. Thompson’dan ayrıldığı nokta, kapitalist sömürüden kurtulmuş emeğin kendi ürünleri üzerindeki tam söz hakkının radikal reformun nihai hedefi olması gerektiğiydi. Hodgskin’in görüşüne göre, birlikler şeklinde örgütlenmiş işçi grupları üretim araçlarının mülkiyeti ele geçirebilir ve bir “pazar” tabanında ürünlerini birbirleri arasında değiş tokuş edebilirlerdi. Hodgskin ve Thompson arasında bunu izleyen tartışma, yazarların sırasıyla “Savunulan Emek” ve “Ödüllendirilmiş Emek” kitaplarında somutlaştı. Bu kitaplarda somutlaşan tartışma sosyalizmin ve komünizmin savunucuları arasındaki bugünün radikal antikapitalist hareketi içerisinde de geçerliliğini korumakta olan ayrılığı pek çok açıdan ortaya koydu.

Hodgskin’in Thompson’ı gölgede bırakması

Sonuçta Hodgskin’in analizi Thompson’ınkine üstün geldi. Thompson, West Cork’tan geliyor oluşunun marjinalleştirici etkisinin, erken ölümünün ve deneysel toplumlar oluşturma stratejisi ile uzlaşmasının zararlarını gördü. Bunlara ek olarak teorik yapıtları fazla uzun, sert ve hepsinden önemlisi sıradan bir işçi tarafından ulaşılamayacak kadar pahalıydı. Buna karşın Hodgskin kısa ve netti, ayrıca argümanlarını sıradan işçilerin okuyup anlayabileceği ve etrafındaki insanlara karşı kullanabileceği şekilde formüle etme yetisine sahipti. Hepsinden önemlisi Hodgskin yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan sendikaların amaçları için “yeterince iyi”ydi. Patronların politik ekonomisini onların aleyhine çevirecek kadar radikal, ancak Thompson’ın erken-komünizminin talep ettiği var olan düzenin gerçekten radikal bir şekilde tamamen tersine dönmesine engel bir tutum. Hodgskin sayesinde sendikaların ajitatörleri, işçilerin patronlar tarafından sömürülmediği, ancak para ve değişimin tanıdıklığının korunduğu bir gelecek fikrini oluşturabiliyordu. Bu gelecekte işçiler, kapitalistler ve toprak ağalarının sömürüleri tarafından azaltılmayacak olan bir “doğal ücret” alacaklardı.

Joseph Dejacque – devrimci yöntem

İrlanda’daki cumhuriyetçi devrimin vahşi baskısı ve ezici yenilgisi, Thompson ve Hodgskin’i, kooperatifçileri ve sendikacıları nasıl eylemlerinin çerçevesini devrimci bir kapsamdan uzaklaşmaya ittiyse, Fransa’daki devrim gerçeği de tüm ilerici düşünceyi kendi çatısına çekti. Ancak Proudhon bu kalıbı devleti uzağa iten, topluma yayılmış ve devrimci bir çözüm önerene kadar bu devletçi ve otoriter bir çatıydı. Proudhon, Fransız radikal düşüncesindeki devletçiliğin boğucu hakimiyetini kırışındaki orijinalliğe karşın, görüşlerinde yine de bazı gerici unsurları alıkoymuştu. Joseph Dejacque’ı, yeni anarşist idealin genç bir sempatizanını, Proudhon’un yanıldığı noktaları açığa vurmaya ve eleştirmeye iten de, Proudhon’un kadının özgürleşmesi konusundaki ilkel tutumuydu. Ancak Dejacque, kadının özgürleşmesi konusundaki muhalefetine ek olarak Proudhon’un kapitalizme yönelik ekonomik eleştirisini de yetersiz ve eksik olmakla itham etti. Aslında Proudhon’un konumu, toprak ve üretim araçları üstündeki kapitalistlere ve toprak sahibi sınıflara ait tekellerin yok edilmesini savunurken; ücret, para ve takasın, malların üreticiler arasındaki akışını örgütleme aracı olarak muhafaza etmesi açısından Hodgskin’le benzerdi. Proudhon da başka bir deyişle, kapitalistlerin olmadığı bir kapitalizmi savunuyordu.
Dejacque’a göre bu fazla tutucudur. Dejacque, Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır” sloganının kendi görüşüne göre mantıksal sonuçlarından hareketle üreticilerin, ürettiklerinin kendi tüketimleri veya kullanımları için gerekli olmayan kısmı üzerinde herhangi bir talepte bulunmalarını mülkiyet talebi olarak itham eder. Bu bağlamda Dejacque, mülk –kişinin kendi kullanımı için üzerinde makul olarak özel bir hakkının olduğu mallar- ve mülkiyet –kişinin kendisinin kullanmadığı mallarının başkaları tarafından da kullanılmamasına uğraşması- arasında bir ayrıma gitmektedir. Bu noktada kendi numarası ve beğenisine göre ayakkabı üretebilen ve bunu kullanmak için kendi malı ilan eden bir ayakkabıcıyı örnek gösterir. Bu ayakkabıcı aynı zamanda farklı numaralar ve beğenilere, modalara göre de ayakkabı üretebilir. İkinci durumdakiler, ayakkabıcı bunları kendi kullanımı için üretmemiş olduğundan mülk değildir. Bunları mülkiyet olarak tanımlaması başkalarının bunları kullanmasını reddetmesi, yani bunlara, yeterince değerli olduğuna kanaat getirdiği diğer ürünlerle değiş tokuş yapmak için el koyması anlamına gelir.
Dejacque’ın takas eleştirisi, büyük oranda Fransız devriminin aydınlanmacı söyleminden gelen adalet ve adaletsizlik kavramları üzerine kurulmuştur. Komünizm hedefini, devrimci ve açıkça devlet karşıtı ve anarşist çizgiye entegre etse de, Thompson’un daha çok emek harcanmış ve geniş kapsamlı kapitalist politik ekonomi eleştirisinin bütünselliğinden yoksundur. Böylelikle Dejacque ilk liberter veya anarşist komünist olarak tarihe geçmektedir. Dejacque’ın kendisini anarşist olarak tanımlamasına ve yayımladığı derginin adı yoluyla, “liberter” terimini eş anlamlı bir sözcük olarak ortaya atmasına rağmen ekonomik fikirlerine “komünizm” etiketini yapıştırmamıştır.

Marx – başarısız olmuş bir sentez

Bu etiket o dönemde Proudhon’un şiddetle karşı çıktığı otoriter ve devletçi ittifak tarafından kullanılıyordu. Özellikle bu esnada alman radikaller Karl Marx ve Friedrich Engels’i bünyesinde barındıran Komünist Birlik kavramı açıkça benimsemişti, nitekim bu iki alman radikali daha sonra birlik için “Komünist Manifesto”yu kaleme aldılar.
Marx 1840’lardaki araştırmaları sırasında hem Thompson’ın hem de Hodgskin’in çalışmalarıyla karşılaştı ve “Kapital” ile diğer eserlerindeki eleştirisinin ana hatlarını bu isimlerin ortak kapitalist sömürü eleştirisinden aldı. Ancak ikisini ayıran çekişme konusunda Marx ne birinden ne de diğerinden yana tavır koydu. Emeğinin çoğunu, Thompson ve Hodgskin tarafından ana hatları 1820’lerde çıkarılmış kapitalist politik ekonomi eleştirisini derinleştirmeye harcayan Marx, kapitalizm sonrası toplumun yönetim ilkelerine dair dikkat çekici derecede az şey yazmıştır. “Gotha Programının Eleştirisi”nde yazdıkları, Thompson ve Hodgskin tarafından savunulan iki çekişen ilkenin arabuluculuğunu yapma çabası gibi görünüyor. Marx, toprağın ve üretim araçlarının toprak sahipleri ve kapitalistlerden alınıp kamulaştırılması yoluyla kapitalizmin yıkılıp yeni bir toplumun oluşmaya başlaması sürecinde, toplumun para, ücret ve takas biçimlerini koruması gerektiğini ileri sürer. Marx’ın bu “ilk aşama komünizmi” (ki bu, bu makalede kullandığı anlamda komünist değildir), Hodgskin’in kapitalistlerin olmadığı kapitalizm görüşüne karşılık düşer. Diğer yandan Marx bu dönemi bir son olarak değil, Thompson’ın ücret, para ve değişimin kalktığı toplumuna tekabül eden “yüksek aşama komünizmi”ne bir geçiş aşaması olarak görür. Marx’ın iki konumu uzlaştırma denemesi gelişmemiştir ve temel soruları cevaplamakta başarısızdır: ilk aşama neden kendi başına yeterli bir amaç değildir; ilk aşama ikinci aşamanın (netleştirilmemiş) şartlarını tam olarak nasıl oluşturur ve bir aşamadan diğerine geçiş ne zaman gerçekleşir?
Eserlerindeki bu eksiklikler Marx’ın katkılarının özgünlük ve gücünün diğer yüzüdür. Thompson Hodgskin ve Dejacque sosyal kurtuluş meselesine tarihsellik içermeyen bir şekilde sırasıyla faydacı, radikal ve aydınlanmacı devrimci analizlerle yaklaşırken; Marx devrimci analize, Hegelci arka planından hareketle tarihi gelişim perspektifini getirmiştir. İlk üç isim de emekçi sınıflarla mülkiyet sahibi sınıfların çıkarlarının çeliştiğinin ve patronlarının ideolojilerinin kendi sınıflarının çıkarlarıyla paralelliğinin farkında olduğu halde, sınıf mücadelesini tarihin motoru olarak teorize eden Marx olmuştur. Marx’ın “Kapital”inde özgün olan Thompson’dan miras aldığı sömürü ve artı-değer teorisi değil, sınıf mücadelesinin çalışma gününün sınırlandırılmasındaki ve işçi sınıfının sömürüye karşı gösterdiği dirence cevaben üretimin verimliliğini arttırıcı teknolojinin ortaya çıkışındaki belirleyici rolüdür. Marx’ın teorisinin bugün için hala bir şey ifade etmesinin sebebi, toplumsal yaşamın tarihi ve çatışmaya dayalı dinamiklerine verdiği bu önemdir, ancak buna kapitalizm sonrası toplumun hedeflerinin özelliklerine verilen önemin eksikliği eşlik etmektedir. Devrimci teoriye yaptığı birçok katkıya rağmen, Marx’ın çalışmaları, kapitalizm sonrası toplumdaki sosyal ilişkileri araştırmak bakımından Thompson’ın çalışmalarına göre bir geri adımı temsil eder.

Burjuvazi karşı saldırıya geçiyor – Ekonomi politikten politikanın çıkarılması

On dokuzuncu yüzyılın sonunda kapitalist ekonomi politiğin legal taraftarları, kapsamlı bir yön değişikliğini zorunlu kılan büyük çapta meydan okumalarla karşılaştıklarını fark ettiler. Klasik ekonomi politiğin gelişim çizgisini devam ettirmek artık pek uygun bir seçenek değildi. Sebeplerden bazıları teknikseldi – klasik ekonomi politik sadece fiziksel ürünlerin üretimini zenginlik yaratıcı olarak değerlendiriyordu ve hizmet sektörünün ekonomisini dikkate almıyordu. Diğer sebepler ise daha ziyade tarihiydi –uluslar arası terimlerle, klasik politik ekonomistler sömürgeciliğin ve Amerika’daki savaşın şiddetli birer eleştiricisiydi, çünkü bunları zenginliği yaratan üretici sınıfı vergilendiren ancak sadece toprak sahibi ve aristokrat sınıflara çıkar sağlayan politikalar olarak görüyorlardı. Tarihsel olarak klasik ekonomi politik, iktidardan mahrum bırakılmış kapitalist sınıfın kışkırtıcı propagandasıydı. Ancak on dokuzuncu yüzyılın sonuna geldiğinde bu sınıf politik reformlar sayesinde yönetici sınıfa dahil edilmişti ve artık çoğunluğunun geç Victoria döneminin “Yeni Emperyalizm”inden sağlanacak çıkarlarda payı vardı. En önemlisi, kapitalist sınıf, ekonomi politik kuramının kendisinden alınıp zenginliği esas üreten sınıfın –işçi sınıfının- çıkarlarını savunmaya ve iktidar eleştirisi yapmaya yarayacak şekilde kullanılabileceğini hiç göz önünde bulundurmamıştı. Tüm bu sorunları çözmek üzere ortaya çıkan bir grup iktidar yandaşı, ekonomiden politikayı çıkarıp bu “sosyal bilimi” kapitalistlerin pazar analizi için teknik bir araç olarak yeniden kullanılır hale getirmek istediler.
William Jevons, bu post-klasik ekonomistlerin ilklerinden biri- emek değer teorisinin verdiği zararı gidermeye o kadar meraklıydı ki, bir malın veya hizmetinin fiyatının, bunun üretilmesi için harcanan emeğe bakılmaksızın sadece talep tarafından belirlendiğini ileri sürdü. Doğal olarak Jevon’ın bu uç konumunun pratikte savunulabilecek bir yanı yoktu ve teorileri, istemeyerek de olsa emek maliyetini, bir ürünün fiyatını belirleyen maliyet faktörlerinden biri olarak kabul eden Alfred Marshall tarafından çürütüldü. Bu tutumunun kendisinin sosyalizm düşmanlığının Jevon’dan daha az olduğunun sanılmaması için Marshall, politik görüşünü daha en başından, “üretim araçlarının kollektif mülkiyetinin insanlığının gücünü kıracağı ve ekonomik ilerlemeyi kısıtlayacağı” görüşü ile temellendirilmiş bir “sosyalist program” muhalefeti şeklinde ortaya koydu. Marjinal fayda teorisini ve geleneksel ekonomi ders kitaplarının tümünü süsleyen fiyatın arz ve talep eğrisi grafiklerini ortaya koyan da Marshall’dır.
Neo-klasik ekonomistlerin emek değer teorisini zayıflatma çabaları ancak ekonomi politiğin esas amacının, yani ulusal ekonominin büyüme oranının ve hükümetin politikalarının bu büyüme üzerindeki etkisinin ölçülebileceği bir değer ölçüsü bulma amacının, terk edilmesiyle başarılı oldu. Sonuç olarak neo-klasikçiler, değer ölçüsünün terk ettiler ve sadece fiyatın belirlenmesi üzerine odaklandılar. Sonuç olarak kapitalistlerin fiyatları hesaplaması ve yatırım fırsatlarını değerlendirmesi için oldukça faydalı bir teknik araç elde ettiler, ancak toplamda bakıldığında “marjinalist devrim”lerinin kendisi de olsa olsa marjinal bir fayda sağlıyordu.
Resmin bütününü hedef alacak bir teori ihtiyacı, neo-klasikçilerin çabalarını mikro ekonomiye indirgeyen bir “makro ekonomi”nin evrimiyle sonuçlandı. Makro ekonomicilerin sorunları, politik ekonomicilerinkiyle aynıydı: parasal enflasyondan etkilenmeyen kararlı bir zenginlik ölçüsünün nasıl elde edilebileceği. En sonunda seçtikleri ölçü birimi Perakende Fiyat Endeksi [Retail Price Index] oldu. Perakende Fiyat Endeksi, söz konusu ölçü biriminin İngiltere’de kullanılan ismidir, benzer endeksler farklı ülkelerde farklı isimlerle kullanılmaktadır. Bu, üzerine barınma masrafları vb. eklenmiş ortalama bir işçinin ihtiyaç duyduğu malların bulunduğu bir sepeti temel alan bir endekstir. Başka bir deyişle, emeğin maliyetinin ölçüsünün endeksidir. Bu bakımdan Perakende Fiyat Endeksi, emek değer teorisinin paranın değer ölçüsü için bir temel oluşturmak üzere yeniden göz önüne alınmasıdır. Bu benzer alanlarda, örneğin kalkınma ekonomisi konusunda, açıksözlü yorumcular emeğin değeri için bir ölçünün analiz birimi olarak yeniden kullanımının pratik bir gereklilik olduğunu itiraf etmek zorunda kalmışlardır.

Emek değer teorisinin devam eden çekiciliği

Burada, bir ürünün değerinin bunun üretimi için harcanan emeğin süresi ile belirlenmesinin niçin bunun bugünkü kapitalist toplumumuzda bile “doğal” bir ölçü olarak değerlendirilmesine varacak derecede kalıcı bir çekiciliğinin bulunduğu konusunda bir parantez açmak gerekiyor. Bu çekiciliğin altında yatan, emek-değer teorisinin kısmen biyolojik bir temele dayanıyor oluşudur – her canlı organizma, eylemleri sonucunda kazandığı kalorilerin bu esnada hareket etmek ve canlı kalmak için yaktığı kalorileri en azından dengelemesini garantilemek zorundadır, aksi takdirde yok olur. İnsanlık tarihinin büyük kısmında, yakın bir geçmişe varıncaya kadar, insanın ekonomik aktivitesi bu biyolojik temelden pek o kadar uzaklaşmamıştır. Ekonomik aktivitenin büyük kısmının temel besin ihtiyacını karşılamak üzere yapılan tarımsal üretim olduğu ve bu emeğin büyük kısmının gerekli süre zarfında harcanan fiziksel çabayla ölçüldüğü sırada, temel geçinmeyi sağlamak için gerekenden artan marjinal zaman diliminde üretilmiş malların benzer bir zaman değeri ile değişimine dikkat edilmesi zorunluydu, yoksa nihai sonuç besin kıtlığı olurdu.
Günümüzde kapitalizmin yaptığı verimlilik devriminin ardından toplumun emeğinin %5’inden daha azının temel besin üretimine harcanıyor olmasına rağmen, kalori-kıtlığını aşmış bir dünyaya henüz varamamış olmamız şaşırtıcı değildir. Bugün verili bir malın veya hizmetin üretimi için gerekli zaman tahmin edilirken, insanların çoğunun benzer üretim kapasitesine sahip olduğu varsayımı geçerli kabul edilmektedir. Ancak aşağıda da göreceğimiz üzere, işbölümü giderek arttığından ve üretimde temel fiziksel çabadan gitgide uzaklaşıp akla dayalı problem çözümüne veya yaratıcı emeğe ağırlık verildiğinden bu varsayım giderek daha az inandırıcı olmaktadır.

Hayalden harekete

Dejacque 1860’larda beş kuruşsuz, yalnızlık içinde ve liberter komünizmin yüzyıllar boyunca herhangi bir gerçek ilerleme gösterebileceğine dair ümidi kırılmış bir biçimde ölmüştü, ancak 1870’lere gelindiğinde liberter komünizmin fikirleri Birinci Enternasyonal’de Bakunin’in takipçileri arasında kök salıyordu: Fransız anarşist kardeşler Elie ve Elisee Reclus, Jura Federasyonu’nun James Guillaume gibi İsviçreli militanları, Errico Malatesta, Andrea Costa ve Carlo Cafiero’yu içeren –ki bu sonuncusu Marx’ın bir zamanlar sekreteri olup kendisi tarafından İtalyan Enternasyonal’ini Marksizm’e döndürmek üzere İtalya’ya gönderilmiş, ancak sonunda kendisi anarşizme dönmüştü- Enternasyonal’in İtalyan seksiyonu. Enternasyonal’de Marx ve Bakunin mücadelesi döneminde bu militanlar Bakunin’e kollektivizm konusunda karşı çıkmamayı tercih ettiler. Bakunin’in kollektivizmi Hodgskin gibi emekçinin kendi ürünleri üzerindeki tam hakkının yanında ürünlerin çalışılan saate göre dağıtımını – yani ücreti - ve takası savunuyordu.
Enternasyonal’deki nihai ayrılığın gerçekleşmesi ve Bakunin’in bunu takip eden ölümü sonrasında bu kısıtlamalar kaldırıldı. “Anarşist komünizm” terimi basılı olarak ilk olarak 1876’da İsviçreli anarşistlerin yayınlarında kullanıldı ve bu yılın yazında İtalyan Enternasyonal’inin Floransa Kongresi kollektivizmi bırakıp komünizmi hedefleri olarak belirlemeye karar verdi ve şunu belirtti: “Bize göre üretim araçlarının ortak mülkiyetinin zorunlu tamamlayıcısı emeğin ürünlerinin de ortak mülkiyetidir.” İtalyan, İsviçreli, Fransız ve aslen Rus olan Kropotkin gibi bireysel militanların çabalarıyla liberter komünizm basit bir fikir olmaktan çıkıp Avrupa çapında devrimci bir hareketin amaç ve hedefi haline geldi.
Anarşist komünist hareket, hedefine dair görüşünde net olsa da, sınıf mücadelesi sürecinin ve kapitalizmden çıkacak ve onun yıkımını getirecek olan dinamiğin analizini yapmada zayıf kalmıştı. Bunun sonucu olarak, liberter komünist azınlığın militanlarının eylemleri isyana yönelik iradeci (voluntarist) teşebbüsler olarak kalıyordu, örneğin İtalyanların başarısızlığa uğramış Benevento ayaklanması veya patronların ve yönetici aristokrat sınıfın temsilcilerine yönelik gizli silahlı eylem veya suikast girişimleri. Hareketin bu “eylemle propaganda” döneminin başarısızlığı, işçi kitlelerinin pratikteki sınıf mücadelesiyle bütünleşmenin bir yolu olarak sendikalizme dönülmesine yol açtı. Ancak, yaşayan süreçle ve sınıf mücadelesinin dinamiğiyle bütünleşmenin bu biçimi, birçok olumlu etkisine karşın bazı sorunları da beraberinde getirdi.

Sendikalist Belirsizlik

Sendikalizm bir teori olarak bir zamanlar birbirinden ayrı olan, ancak başka açılardan sosyalizmin Marksist ve devletçi akımları tarafından savunulanlara paralel araç ve amaçların çekici bir şekilde karıştırılmasını öneriyordu. Sendikalizm bir yandan devlet iktidarının kapitalizm sonrası toplumda geçerliliğini korumasına karşı çıkıyordu. Sendikalizm iktidarın, demokratik ve federatif bir biçimde ilişkilenen sendikaların doğrudan kendileri tarafından kullanılmasını öneriyordu. İşçi sınıfın üretken örgütleri üzerinden kurulan bu düzen, toplumun devletin aracılığı olmaksızın emekçilerin kendileri tarafından doğrudan yönetimini öngörüyordu. Ancak öte yandan Marksizmin toplumsal özgürleşme sorununu Marksist partinin iktidarı alma sorununa indirgemesine benzer biçimde, sendikalizm de toplumsal dönüşüm sorununu, iktidar sorununa indirgedi; ‘devrimci’ diktatörlük devletinin değil de işçilerin örgütlerinin iktidarı. Marksist eğilimlerin iktidar sorununa odaklanmaları onları nasıl devrim sonrası toplumun gelecekteki ilişkilerinin biçimi sorununu ihmal etmeye ittiyse; sendikalizmin iktidara, bu her ne kadar farklı bir iktidar da olsa, odaklanması benzer şekilde kapitalizm sonrası toplumun sosyalist mi yoksa komünist mi olması gerektiği sorununa iyi ihtimalle bilinemezcilik, kötü ihtimalle ise kayıtsızlık ile yaklaşılması eğilimini doğurdu. Sendikalizm içinde kaçınılmaz bir şekilde Hodgskin’in kapitalistsiz kapitalizm ütopyasını dair umursamaz bir tavır ve kendi akışına bırakılması gereken bir süreç olarak görme eğilimi doğdu.
Bu eğilim, Batı Avrupa anarşizminden izole olmuş İspanya’da gelişkindi. İspanya anarşizmi Bakuninist kolektivizmden kopuşu gerçekleştirmedi ve kolektivizm/sosyalizm ile komünizm arasındaki tercih sorununu uzlaşmacı bir tavırla devrim sonrası dönemde her bir komünün kendi tercihine bıraktı. İspanya anarşist hareketi ne zaman ki CNT içindeki reformist eğilim ile mücadele etmek için spesifik bir anarşist politik örgüt (FAI) kurmayı gerekli gördü, sendikalizmin içindeki bu politik bilinemezcilik eğiliminin –sebebi olmasa da- etkileri, İspanya anarşist hareketi tarafından bir tehdit olarak görülmeye başlandı.
Ancak faşizm ve Stalinizm kıskacına yakalanan liberter komünizmin bir hareket olarak 1930lardaki “klasik” aşamasını esas olarak bitiren olgu, faşizmin İtalya ve Almanya’daki yükselişi ve İspanya’da onu izleyen yenilgiydi.
 

 

 

 

 

 
  Bugün 2 ziyaretçi (5 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=